Özlem Öz & Ali Ünüvar | Türkiye’de Kooperatifçilik ve BÜKOOP Deneyimi (1/2)

4 09/02/2016 - Sohbetler

Mayıs 2010’da Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulan Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP) tecrübesi ve genel anlamda Türkiye’de Kooperatifçilik üzerine Boğaziçi Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Özlem Öz ve üretici, tarım danışmanı Ali Ünüvar ile konuştuk.

İkinci bölümünü önümüzdeki haftalarda yayınlayacağımız bu sohbetin ilk bölümünde, BÜKOOP’un kuruluş aşamalarını, amaçlarını, kartşılaşılan zorluklarını, genel anlamda kooperatifçiliğin ne demek olduğunu, Türkiye’nin kooperatifçiliğe ilişkin bürokratik tutumunu ve BÜKOOP deneyiminin bizlere sunduğu alternatif önerileri bulacaksınız.

Özlem Öz ve Ali Ünüvar ile sohbet ederken alternatif bir ekonomi modelinin bir nüvesi kooperatifçiliği anlamaya, öğrenmeye çalıştık. Türkiye’de bu alanda birçok zorluk yaşansa da kooperatif tecrübesinin, kooperatifçilik ve dayanışma ruhunun bunun bir parçası olan insanlara ne kadar büyük bir haz verdiğini gözlemledik. Biz bu sohbetten çok keyif aldık, sizin de seveceğinizi umuyoruz.

9 Şubat 2016
Sohbet tarihi: 5 Şubat 2016
Dört Yüz Beş

 

Künye

Röportaj: Selcan Kaynak, Buğra Barçın
Ses: Buğra Barçın, Çağrı Mutaf
Deşifre: Naz Vardar, Selcan Kaynak, Şükran Şençekicer, Burak Demiryakan
Sohbet Fotoğrafları: Buğra Barçın, Selcan Kaynak
Arşiv Fotoğrafları: Arda Çiltepe


  Sohbeti aşağıdaki kutudan dinleyebilirsiniz (oynatma tuşuna basın).


 

Arşiv fotoğrafları için Arda Çiltepe’ye teşekkürler:

Selcan Kaynak: Bugün yağmurlu bir Şubat gününde Boğaziçi Üniversitesi Kooperatifinde Ali Ünüvar ve Özlem Öz’le birlikteyiz, kooperatif üzerine sohbet edeceğiz. Önce, kooperatifi anlatarak başlayalım mı sohbete? Nasıl başladı Boğaziçi Üniversitesinde kooperatif fikri? Nasıl bir çalışmayla kurdunuz?

Özlem Öz: Tamam, ben başlayayım. Kooperatif çalışmalarına 2008 yılında başladık. Bir grup olarak Ankara’da bir eyleme gitmiştik, çok geniş çaplı bir eylemdi, Eğitim-Sen’in organize ettiği bir eylem, ama bütün sendikaların katıldığı bir eylem, sağlık sistemi hakkında bir eylemdi. Oraya epey bir giden oldu buradan grup olarak. Orada, Çiftçi-Sen’den arkadaşlarımızla beraber, Çiftçi-Sen başkanı da oradaydı, biz böyle bir fikir ortaya çıktı. “Acaba bir kooperatif mi kursak?”. Bu fikir de, daha doğrusu hayal, şöyleydi: Üreticiler kooperatiflerde örgütlenecek ve Çiftçi-Sen yardımcı olacak, biz üniversitede kooperatiflerde örgütleneceğiz. WP_20160205_14_00_14_ProYalnızca Boğaziçi’nde değil, Boğaziçi ilk olabilir diye düşündük. Ondan sonra, diğer üniversitelerde de benzer kooperatifler kurulabilir ve onlar da bir network (ağ) oluşturabilirler. Ve arada Tohum İzi Derneği vardı, o da koordinasyonda yardımcı olacak. Çiftçiler çünkü, Ali Abi de anlatacaktır herhalde, çünkü yıl boyunca, ekim için, hasat için, dağılıyorlar Türkiye’nin dört bir yanına. Onlarla iletişim oldukça zor olabiliyor zaman zaman ama böyle bir şeye de ihtiyaç vardı. O dernek de kolaylaştırıcı oldu. Hani “Böyle bir şey yapsak mı, yapmasak mı, nasıl yaparız…” Çok heyecanlandık ve 2008 yılı boyunca, bir sene boyunca, bunu konuştuk, toplantılar yaptık. İdari personelden ve akademik personelden bir 15 kişi falandık. Böyle bir zaman zaman Abdullah Abi geliyordu, Çiftçi-Sen başkanı kendisi, konuşuyorduk “Nasıl yapabiliriz?”, “Neler yapabiliriz?” Böyle böyle, konuşa konuşa pişirdik. Bayağı bir planladık. İlk önce pilotla başlayalım dedik, “Bu pilot nasıl olacak?” “Önceden siparişler alsak, her ayda bir bu siparişleri isteyenlere dağıtsak, bu şekilde mi yapsak, nasıl yapsak?” İşte “Bir web sayfası düzenlesek”, “Acaba öğrenciler üye olsun mu?”, “Mezunlar üye olur mu?” O kadar çok konuştuk ki… Bayağı bir konuştuk. Ondan sonra, bir sene kadar pişirdikten sonra, şunu hatırlıyorum: Bir 2009 sonbaharında, en başından beri kooperatifin kuruluş sürecinde birlikte olduğumuz, Suat Abiyle – Suat Yalçın’la- ikimiz konuşuyorduk, “Ne yapsak, acaba bunu nasıl gerçeğe dönüştürebiliriz? Hayaller çok güzel de…” Bir de Suat Abi “Yani bir yer olmadan olmaz bu iş,” dedi. “Önce bir yerimiz olsun, ondan sonra arkası gelir herhalde,” dedi. O zaman Kadri Hoca (Özçaldıran) rektördü. Kadri Hoca’dan randevu aldım ben. Gittik konuştuk, ama önceden de çalıştık. Yerler tespit ettik, Üniversitede yer konusu çok zor biliyorsunuz. Birinci tercihimiz de burasıydı (Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüsünün içi). Böyle çok detay oldu ama biraz detay da önemli.

Kaynak: Burada ne vardı daha once?

Öz: Etüt merkezi gibi bir şey vardı. Hatta böyle daha yıkıntı gibiydi bu taraflar. Çocukların ayakkabıları falan vardı, çok tatlı. Çocuklar gelip burada çalışıyorlarmış, etüt yapıyorlarmış, öyle bir yermiş burası. Ama biz orayı tespit etmiştik -ki zaten Suat Abi Yapı İşlerinden olduğu için bayağı biliyor üniversitede nerelerin müsait olduğunu. Burası hem yola yakın, Kuzey Kampüsün hareketi de çok, kapıya yakın. Bizim için ideal bir yer olur diye düşündük. Bir de bağımsız bir yer, yani bir yerin alt katı, üst katı falan değil de, ayrı bir yer olması hoşumuza gitmişti. Kadri Hoca çok pozitif yaklaştı, “Tamam, peki ne güzel,” dedi “Benim için tamam, Genel Sekreterlik de kabul ederse, tamamdır.” Genel Sekretere hemen indik, orada Zeliha Hanım ve herkes çok pozitifti. Yeri alınca biz bir ivme kazandık. O çok önemli bir şeydi çünkü. Ondan sonra Suat Abi bayağı bir toparladı buraları, rafları yaptı, çok emek harcadı. O ilk başlarda özellikle. Sonra yavaş yavaş üye kabul etmeye başladık biz.

Ama önce şunu bir söyleyeyim tabii, Aralık’ta kurduk kooperatifi, bu bir hataymış, onu sonradan öğrendik. Çünkü Aralık’ta kurunca, bizden bütün yıllık defterleri, muhasebe bilmem nelerini istediler. Biz kurulur kurulmaz bir ceza yedik. Ondan sonra da, hemen bir muhasebeci tuttuk. Anlaşılan öyle bir şeye ihtiyaç var. Bu muhasebeci de, kısmi zamanlı çalışıyor ve şu anda az da olsa bir ödeme alarak kooperatifte çalışan tek kişi. Onun dışında tamamen gönüllülerin çalışmasıyla giden bir yer kooperatif. Bu da çok önemli bir şey, sonradan geliriz eğer sorularınız olursa. Bu çünkü kooperatif literatüründe de önemli bir konu: Maaşlı çalışanlar olsun mu, olmasın mı, gönüller mi ele alsın? Bu önemli bir konu.

Ondan sonra üye kabul etmeye başladık, herkes çok pozitif yaklaştı. Yine hemen yüz kişi üye oldu. Artık 2010’a geldik tabii… 2010’un baharında da ilk ürünlerimizi sipariş etmeye başladık: zeytin, zeytinyağı, un, peynir gibi birkaç kalemle. Hep yavaş yavaş gidiyorduk. Pilot çalışma gibi. Küçük birkaç üretici… O zaman Kibele ile, tek üreticiyle, çalışıyorduk. Onu Ali Abi açıklar belki.

Buğra Barçın: Üye olmaktan kastınız ne?

Öz: Kooperatife üye olmak için 100 lira veriyorsunuz ve bir form var, o formu dolduruyorsunuz, o kadar. Bir kerelik bu ödeme. Ama üyeler ortak oluyor. Kooperatifin ortakları. Mevzuat böyle.

Barçın: Anladım.

Öz: 100 Lira da minimum alabileceğiniz şey, katkı diyelim, üyelik katkısı.

Kaynak: Ama ortaklar dışındakiler de alışveriş yapabiliyor.

Öz: Evet yapıyorlar. Zaten onu söylemeye çalışıyordum. Çok yeni bir deneyimdi. Onun için çok yavaş yavaş gidiyorduk, üzerine titriyorduk kooperatifin, bir şey olmasın diye. Mesela öğrencileri üye yapmaya başlayınca “Acaba altından kalkamaz mıyız, sayısı çok mu olur?” diye düşündük. Keza mezunlar… “Binlerce mezunu var üniversitenin. Mezunlara açtığımızda ne olacak?” diye, hep adım adım ilerledik. Mezunlara açtığımızda mesela, “Herkes bu civarda oturmuyor. Online satış yaparsanız daha iyi olur bizim için,” dediler. Bunları oturduk konuştuk. Reddettik, çünkü kooperatifin ruhu dediğimiz şey çok önemli bir şey. Hani burada bir bakkala dönüşmek en büyük korkulardan bir tanesi, onun için buraya gelip buradaki çalışmalara katılması lazım. Yoksa online sipariş yapıp onun evine göndermek gibi bir şey kooperatif ruhuna çok uygun değil, diye düşündük. Bunlar bence çok stratejik adımlardı. En başında kooperatif kurulurken yaptığımız yoğun tartışmalardı, sonuca ulaşılan. Böyle bir şey… Kritik seçimler… Şu anda artık 6 yıl falan oluyor, o başlardaki kararlarda ne kadar doğru yaptığımızı ben görebiliyorum açıkçası. Sonra, yavaş yavaş, iyi gittiğini, yapabildiğimizi görünce biraz artırmaya başladık. “Tamam, isteyen öğrenciler de üye olsunlar, isteyen mezunlar da üye olsunlar, gelsinler, ama online satmıyoruz,” gibi. Kendimizi de tartışarak, açık olmaya çalışarak gidiyorduk. 200’e çıktı kısa sürede üye sayısı ve Kibele dışında üreticilerle de çalışmaya başladık. Yeni ürünler getirmeye başladık. Daha sonra birkaç kişinin üzerinde çok fazla iş yükü olmaya başlamıştı, biraz böyle bir… O da yine literatürde var, böyle çok yorulan kişiler. Özellikle Suat Abi çok yoruluyordu. Bir ara ikimiz çok fazla iş yapar hale gelmiştik. “Acaba ne olacak, yürümeyecek mi bu iş?” Bunlar hep oluyor, karamsarlıklar, daha harika dönemler, daha karamsar dönemler…

Sonra yeni bir ekip arkadaşımız katıldı. Bir genel kurulda, yönetime girmek isteyenler oldu. Biz de ne güzel yeni kişiler geliyor, diye düşündük. Onlar yeni bir hava getirdiler ve canlandı kooperatif. Onun da devamlılık… Literatüre girip anlatır oldum ama o da bir “succession problem” dediğimiz, ikinci jenerasyona geçişin de böyle bir bocalama devri oldu, ama onu da güzel biçimde sağladık diye düşünüyorum. O kooperatif ruhu devam etti, yerleşti ikinci jenerasyon. Şimdi üç, dört geliyor hatta ve güzel gidiyor diyebiliriz. Ve o değerler devam ediyor.

Üreticilerle ilişkilerimizi geliştirdikçe bazı kolaylaştırıcı mekanizmalar kurmak gerekti. Ürün bilgi formu geliştirmek gibi. Mesela gönüllülerin sayısı artınca, ön siparişten vazgeçip, günde iki kere kooperatifi öğlen yarım saat, akşam üzeri yarım saat açık tutmak gibi bir uygulamaya geçmek mümkün oldu. Yine bu, dediğim gibi, gönüllülerin katkısıyla. Üretici ziyaretleri oldu. Ürün bilgi formları oldu. Hani üretici kısmı ile olan ilişkilerimiz ve küçük üreticilerin desteklenmesi ile ilgili olan faaliyetlerimiz oldu. Zaten kooperatifin ana amacı bu: Hem üreticileri hem tüketicileri bu işten nasıl kazançlı çıkarabiliriz? Dolayısıyla, bu dayanışmayı sağlayarak ikisini birden güçlendirecek yeni bir örgütlenme yapabilir miyiz? Dolayısıyla, çalışılan üreticilerin örgütlü olması önemli; bu örgüt Çiftçi-Sen’e üye olabilir ya da bir Kooperatif üyesi olabilir örneğin. Eğer bu değilse de bir küçük çiftçi olabilir. Büyük şirketlerle çalışmıyoruz, büyük çiftçiler ile çalışmıyoruz. Onlar çok istisnai durumlarda oldu, onun da hep bir açıklaması oldu. Ama üretici ayağını güçlendirmek ve üreticilerle ilişkileri kotarmak hep başından beri önemli oldu. Ben biraz Ali Abi’ye bırakayım sözü, üreticiler hakkında.

Ali Ünüvar: Ben şuradan başlayayım isterseniz. Biz Boğaziçi’yle nasıl tanıştık, Boğaziçi Kooperatifiyle ne şekilde bir bağlantı başladı? Benim yaşamım gereği ben üreticiyim. Ama üreticilik derken yaşamımda geçmişte meslek olarak ilkokul öğretmenliği, lise öğretmenliği ve kooperatifler müdürlüğü, idari görevlerde bulundum taşrada, değişik illerde. Bu süreç içerisinde mesleğimi yürütürken gönüllülük bazında kooperatiflerle sürekli diyalogum oldu. Bu diyalogum öğretmenlik sürecinde başladı. Görev yaptığım ildeki kırsal kesimdeki köylerdeki üreticilerin örgütlenmesiyle başladı 1970’lerde.

Kaynak: Hangi bölgelerde çalıştınız?

Ünüvar: Ürgüp bölgesinde. Ürgüp bölgesinde aşağı yukarı 18 tane köyde kooperatifler kuruldu. Cumartesi, pazarları beni
alıyorlardı, bu işte deneyimli, öne çıktığımız için idareci arkadaşlar, kaymakamdır, o bölgenin, ilçenin idarecilerinden. Kırsal kesimdeki arkadaşlar o dönemde tarımsal girdilerin temininde güçlük çekiyorlardı, gübrede, mazotta vesaire. O dönemde WP_20160205_13_29_56_Prokooperatifleşmenin bu işi çözeceği kanaatı yayıldı. Dolayısıyla öğretmen olarak, ben o bölgede cumartesi, pazar hep kooperatif örgütlenmes
inde çalıştım. Ondan sonra da deneyimim artınca, Ticaret Lisesi öğretmenliğinden Kooperatifler Bakanlığına, o zamanlar Köy İşleri Bakanlığı vardı, oraya geçtik. Bu, kooperatiflerle tanışmam oldu. Emekli olduktan sonra da çeşitli bakanlıklarda, değişik idari görevlerde kamu görevinde
bulundum. Sendika çalışmalarım da var. Belediyede çalışan kamu görevlilerinin sendikal örgütlenmesinde kurucu üyeydim. Genel Sekreterlik görevinde de bulundum. Bu nedenle de yaklaşık 40 ilde örgütlenme çalışmasına katıldım. Bu bende ciddi bir halk örgütlenmesi, çevre örgütlenmesinde deneyim kazandırdı. Emekli oldum belediyeden. Ondan sonra da gittim bir kırsal yerde, bir arazi satın aldım ve üretime başladım, tarımsal üretime.

Kaynak: Daha önce üretim deneyiminiz var mıydı? Nasıl böyle bir şeye başladınız?

Ünüvar: Ben Ziraatçılık okulu mezunuyum. Sonra iktisadı bitirdim. Bir üretim deneyimim vardı işte. Emin olun bu anlattığım kooperatifler örgütlenmesinde de o bölgenin üretimiyle birebir ilişkilerim olmuştu. Yani üreticiyle örgütlenme açısından çok yoğun bir bilgi alışverişimiz oldu, yaşamımız oldu. Bu nedenle üretimde bulunacağım diye gittik kırsal kesimde hiç olmayan bir şeyleri yapmaya başladık. Baya bir zorluk çektik. Burada üretime başladıktan sonra ürettiğim ürünü nerede değerlendireceğime dair soru işaretleri başladı. Geçmişteki deneyimlerimizden de bu böyle olmaz. Üretiyorsunuz, satacak yer bulamıyorsunuz. Ürününüzü değerlendiremiyorsunuz. Bu sefer masrafını karşılayacak şeyiniz kalmıyor. Bir süreçten sonra yılgınlık, olumsuzluk, kötü bir kanaat oluşmaya başlıyor. Üretimden kopuyorsunuz yani. Burada İstanbul’daki arkadaşlarla temas kurarken bu Kibele Ekolojik Yaşam, Çevre, Kültür İşletme Kooperatif’i gündeme gelmiş. Arkadaşlar kendi aralarında çalışma yapmışlar. Benim kooperatifçilik deneyimim olunca bir vesileyle arkadaşlarla temas kurduk. Bu Kibele Ekolojik Yaşam, Kültür ve İşletme Kooperatifi’ni kurduk. Bu kooperatif bizi, hepimiz de üreticiyiz çeşitli illerde. Üretim yapıp ürünlerimizi nasıl değerlendiririz? Özellikle son dönemde, bu 2000’lerde, doğal ürün üretme, küçük çiftçi olarak kimyasallardan uzak ürün üretme konusunu, değerlendirmeye, gerçekten tartışmaya başladık. Şişli Halk Pazarı, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneğinin halk pazarı açıldıktan sonra biz arkadaşlarla çok sık temasa geçip oranın organizasyonunda bulunmak istedik. Arkadaşlarla orada biraz çalıştık.

Artık üreticilerin kooperatif kurması yetmiyor, bu ürettiğimiz ürünleri tüketecek arkadaşların, kullanacak arkadaşların da örgütlenmesi gerektiğini, birey birey bu işin çok zor olacağını düşündük ve tüketim kooperatifçiliği gündeme gelince arkadaşlarla bu vesileyle tanıştık. Boğaziçi’yle bu kooperatifleşme ve ürünlerimizi buraya gönderme şeklinde bağlantılarımız gelişti. Yani ben kooperatifçiliği aşağı yukarı 30-40 yıldır yapıyorum. Daha öncesi de var, ama şu anda küçük çiftçi politika gereği bitirilmek isteniyor. Şirket üreticiliği çok ön plana çıktı. Bu nedenle şu anda bizim gibi orta ve küçük üreticilerin ürünlerini değerlendireceği örgütlenmiş kullanıcı, tüketici kitle olmadığı sürece bizim ürünlerimizi değerlendirmemiz, işlememiz veya ham, ilk etaptaki ürünleri satmamız mümkün hale gelmiyor. Şirketler geliyor, istediği fiyatı veriyor. O istediği fiyata alıyor, o yetmiyor tarımsal girdileri de onların dediği gibi yapmak zorundasınız. Gübrelemesi, tarım alet, makinaları, ilaçlaması, tohumu… Özellikle tohumu ve tarlanın, ağacın, yeşilin korunması, çevrenin korunması… Bunların hepsine bakıldığında bir bütünlük teşkil ediyor. Çok dağınık geliyor her şey. Bu nedenle üreticilerin özellikle örgütlenmesi lazım, bu haliyle örgütlenme yetmiyor. Bütün üreticileri kooperatiflere örgütlediğinizi düşünün. Ne yapacaklar? Karşılarında örgütlü bir kullanıcı yoksa ürününüzü yine değerlendiremiyorsunuz. Büyük şirketler sizi yine yok ediyor. İçinden çıkılamaz bir hale geliyorsunuz. İstediğiniz üretim modelini oluşturamıyorsunuz. Boğaziçi Üniversitesi ve diğer yerlerdeki arkadaşlarla da bu konular konuşuldukça toplantılarda, sendikalarda, derneklerde, değişik yerlerdeki küçük çiftçilerin, memur arkadaşların, işçi arkadaşların, işsizlerin, özellikle gıda hakkındaki konular gündeme geldiğinde, ilk akla gelen “Nasıl bir araya geliriz?”, “Sağlıklı ürünleri nereden temin ederiz?” soruları oluyor. Bazı bölgelerde derneklerle, hemşehri dernekleriyle veya çevre koruma adı altında kurulan derneklerle bunlar yürütülmeye çalışılıyor. Bu işlerin belli bir süre sonra kooperatifleşme sürekliliğinin olabilmesi için, sürdürülebilirliğinin olabilmesi için mutlaka ve mutlaka örgütlenmek gerekir. Örgütlenmenin de ekonomik örgütlenme olarak kooperatifler olduğu çeşitli kuruluş, platform ve toplantılarda gündeme gelince kooperatifler ortaya çıkmaya başladı.

Ama nasıl bir kooperatif? Tüketim kooperatiflerine baktığınız zaman devletin şu andaki kurduğu kooperatifler bakanlık politikası olarak önceden yıllardır hazırlanmış matbu belli tip sözleşmelere dayalı. Tek amaçlı, tek şeyli tip sözleşmeler var.

Kaynak: Ben de bunu merak ediyorum aslında. Nasıl mevzuat?

Öz: Epey bir mevzuat var.

Ünüvar: Mevzuat var. O kadar çok karışık bir mevzuat var ki bu mevzuatta siz “Biz bir 10 kişi bir araya geldik, bir kooperatif çatısı altında küçük sermayemizi, küçük emeğimizi birleştireceğiz ve bunu bir kuruluş olarak, tüzel kişilik olarak yürüteceğiz,” dediğiniz zaman, “Hayır, yoo, olmaz,” diyor devlet. “Bizden izin alacaksınız.” “E, izin aldık tamam, size müracaat edelim.” “Ama bizim sözleşmemiz var, bu sözleşmeyi siz okuyacaksınız, notere gideceksiniz, inceleteceksiniz, noterden tasdikten geçireceksiniz.” Ondan sonra bir inceliyorsunuz, bunlar tamamen büyük şirketlerin, anonim şirketlerin statüsünün aynısı.

Kaynak: Biraz açıklayabilir misiniz?

Ünüvar: Bunu şöyle açıklayabiliriz. 7 kişi bir araya gelip bir kuruluş kuruyor. Bir tüzel kişi oluyor. Limited şirket, anonim şirket, kolektif şirket, komandit şirket neyse kooperatif de o oluyor. Ayrıcalıkları biraz şu: devlet bu tür örgütlenmelerin kendi kontrolü altında yürüyebilmesi için özellikle izin sürecinde neleri yapacağınızı ve neleri yapmayacağınızı belli bir tip sözleşme haline getirmiş. Yani 7 kişi bir araya geliyorsunuz, kolaylaştırma adı altında o tip sözleşmeyi noterden tasdik ettiriyorsunuz, “Biz bu şartlara uyacağız,” diyorsunuz. Ama pratik uygulamada bu şartlara uymaya gelince gerçekten de çok aksaklıklar çıkıyor. Kooperatifler kanununa uygun çalışmamız lazım. Bu sözleşmede de 3 tane şey var. Bir, “Emredici hükümler kooperatifler tüzüğüdür” ana sözleşmesi. Emredici hükümler var. Kanuna aykırı olmayacak, bunlar olmazsa olmaz diye. Bir de “yorumlayıcı hükümler” var. Bir de “ihtiyari hükümler”, isterseniz koyabilirsiniz, isterseniz koymazsınız. Bayağı 40-50 sayfalık bir sözleşme çıkıyor ortaya.

Kaynak: Her sene genel kurulunu yapmak gerekiyor.

Ünüvar: Boğaziçi Üniversitesindeki arkadaşlarım, bu tip tüketim kooperatiflerinde 3 tane şart var orada. Tip sözleşmeyi incelediğiniz zaman emredici hükümler kanunu, ihtiyari hükümler, yorumlayıcı hükümler. Bazı maddeler konmuş, yorumlayarak siz onu yürütebiliyorsunuz. Yorumlayıcı hükümler koyabiliyorsunuz. Ama sözleşmeyi siz kendiniz yaptığınız zaman bakanlıktan izin almada bir sürü problem çıkıyor. Yani bu işte yetkin arkadaşlar bir ana sözleşme yaptığı zaman devlet “Bakayım bakayım kooperatif kanununa aykırı bir hüküm var mı,” diyor. Emredici hükümleri koymuş musunuz, yöneticilerin oluşması, deneticilerin oluşması, hesapların nasıl denetleneceği, her yıl genel kurulun nasıl yapılacağını belirten hükümler bunlar.

Öz: Bir bürokrasi kurulmuş. Bu biraz da şundan olmuş galiba değil mi: Eskiden -hâlâ öyle mi bilmiyorum- inşaat kooperatifleriyle aynı mevzuatmış ve pek çok yolsuzluklar olmuş. Onları engellemek için de ek bir bürokrasi konmuş. Genel olarak örgütlenmeden çekinildiği için, korkulduğu için de biraz böyle zorlaştırılmış olabilir. Ama bayağı bir bürokrasisi var kooperatifin.

Ünüvar: 1968’de zaten kooperatifler kanunu çıktı. Özel bir kanun. Bu kanun zaten belirtiyor “bir kooperatif nasıl kurulur”, “ana sözleşmeler nasıl olmalıdır”, “ana sözleşmede hangi hükümler yer almalıdır”. O kanunun işleyişinde en büyük sıkıntı şu oluyor: ana sözleşmedeki hükümler çok bilinçli, bu konularda çok bilgili insanların yaptığı bir kuruluşmuş gibi alınıyor ele. Halbuki üreticiler bu konulardan çok uzak. Küçük çiftçi kendi ihtiyacı için üretim yapar, biraz artıyorsa bunu da değerlendirme çabasına girer. Ama özellikle demin Özlem Hanım’ın bahsettiği yapı kooperatifleri de bu kanuna tabi. Su ürünleri kooperatifi, tarımsal amaçlı kooperatif, dernek, ticaret kooperatifleri aynı kanuna tabi. Ticaret kooperatifleri özellikle bu tüketim kooperatifi, tüketim kooperatifine yakın turizm kooperatifleri, buna benzer kooperatifler var. Üretici olmayan kooperatifler. Bu kooperatiflerin özellikle kanunun emredici hükümleri gereği aynı bir şirket, kâr amacı güden şirketler gibi bürokratik işleri ve şekil şartlarını yerine getirip aksatmadan devlete karşı sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Vergi verme vesaire…

WP_20160205_14_38_15_Pro

Kaynak: Bir yandan da denetleme olması gerekli olabilir ama bu hem üreticilerin tüketicilerin de kendi başına baş edebileceği bir bürokratik sistem değil.

Öz: Zor.

Ünüvar: Ama orada denetleme var. Denetleme esasında tüzük ana sözleşmesinde zaten var. Bir araya gelen insanlar kimlere güveniyorsa onları denetici olarak seçiyor. O deneticiler de kendi denetimini yapıyor. Burada işte şu aksama vardır, şu iyi olmuştur, şu da eksik olmuştur diye denetim raporu veriyor. Bir de ayrıca devlet diyor ki “Her ne kadar deneticinizi yöneticinizi seçmişseniz de ben hepinizi denetleyeceğim”, “Şunu yapamazsın, bunu yapamazsın, şurada durman lazım,” diyen bir emredici, kendinin kontrolü altında bulundurduğu bir şey var.

Öz: Genel kurula zaten temsilci geliyor bakanlıklardan ve denetleniyorsunuz.

Ünüvar: Burada şöyle bir ayrıntı var. Tabii bu aşamada çok derinlemesine girdiğimiz zaman anlaşılamayabilir ama, kooperatifleri devlet hem çok teşvik ediyor. “Kooperatifler kurun, küçük çiftçiler, memurlar, küçük üreticiler, küçük tüketiciler kooperatifler kanalıyla dayanışma yaparak gösterirler kendi birtakım sorunlarını, ekonomik ve sosyal sorunlarını çözebilir,” diye teşvik ediyor ama bir taraftan da o kadar çok engel çıkarıyor ki… Ancak maddeleri, şunları şunları yapabilirsiniz diye sıraladığı zaman siz kooperatifleşmekten tamamen vazgeçmek zorunda kalıyorsunuz. “Yahu nedir bu?” diyorsunuz bu sefer. Ben çok karşılaştığım için… Örneğin her yıl genel kurul yapma zorunluluğu. Siz Türkiye’de anonim şirketler kuracaksınız. Anonim şirketlerle bir sürü işlem yapacaksınız. On katlı yüz katlı binlerce daire yapacaksınız. Sizin her yıl genel kurul yapma zorunluluğunuz yok. Ama 10 kişi küçük üretici olarak bir araya gelip, küçük bir sermaye katıp, ürünlerimizi değerlendirmek için bir kooperatif çatısı altında birleştiğimizde “Bir dakika,” diyor, “her sene genel kurul yapmazsan sana şu kadar para cezası veririm.”

Öz: Bizim üniversite olmasının bu açıdan hem avantajları var hem dezavantajları var. Hani bir avantajı sürekli yeni öğrenciler, yeni üyeler, bir dinamizm getiriyor. Bir yandan da öğrencilerimiz çok parlak tabii. Yurtdışına gidiyorlar, bu sefer de çoğunluğu bulmanız gerekiyor genel kurulda. Çünkü belli bir sayıya ulaşmamız gerekiyor ki genel kurulu yapabilesiniz. Ama işte birisi gitmiş Amerika’ya, birisi gitmiş Şili’ye falan filan. Bunları toparlamak da ayrı mevzular. Bu mevzuat meselesi hakikaten biraz sorunlu. Ama biz götürebildik hani bu kadar sene. Ama mali müşavir, muhasebeci gibi bir destek şart oluyor. Yoksa hatalar yapıyorsunuz ve çok büyük cezalar var. Bizim için büyük paralar. Belki büyük bir şirket için küçük meblalar olabilir.

Ünüvar: O da çok ağır yani. Küçük üreticilerin özellikle cezai şartları öyle konuldu ki son dönemlerde özellikle en ufak bir beyannamenizi bir ay vermediğiniz zaman, geciktirdiğiniz zaman 10 bin lira ceza veriyorlar. Bu tür şeyler kooperatifleşmenin, küçük üreticinin, büyük şehirlerdeki arkadaşların kendi kişisel sorunlarını çözmede, bir araya gelip birlikte çözebileceği sorunların önüne engel teşkil edebiliyor. Çünkü çok karmaşık bir mevzuatın içine girmiş hissediyor insanlar kendisini.

Ünüvar: Küçük üreticilere yönelik cezai şartlar öyle ağır ki özellikle son dönemlerde örneğin en ufak bir beyannamenizi vermediğiniz ya da geciktirdiğiniz zaman 10 bin lira ceza veriyorlar. Bu tür şeyler kooperatifleşmenin, küçük üreticilerin, büyük şehirlerdeki arkadaşların kendi kişisel sorunlarını bir araya gelip çözmesinin önünde en büyük engeli teşkil ediyor. Çünkü çok karmaşık bir mevzuatın içine girmiş gibi hissediyor insanlar kendilerini. “Acaba,” diyor “ileride ben zorluk çeker miyim? İçinden çıkılamaz bir noktaya gelir miyim?” Halbuki kooperatiflerin esasında kişiler sınırlı sorumludur, üye olduğu para kadar sorumludur, ama burada da “Ben nasıl olsa belli bir ücret ödedim oraya, ondan sorumluyum,” diye bakıp kolaycılığa da kaçabilir. Gerekli desteği, maddi ve manevi desteği vermiyor o zaman da. Özetle şöyle diyebiliriz: Son dönemde kooperatifçilik esasında bir dayanışmadır, gönüllülüktür ve birbirine güvenen insanların dayanıştığı bir kuruluştur. Eğer bir araya gelen insanlar birbirine güvenmiyorsa ortak noktaları yakalamıyorsa kooperatif olarak bir araya gelinmemelidir.

Kaynak: Teşekkürler, çok güzel anlattınız işin arka planını ve özünü. Birlikte çalışmayı nasıl devam ettiriyorsunuz? Bu çok güzel, birçok alanda da bunu yapmak istiyoruz ama bu tarz oluşumlar ya konuşma tartışma aşamasında kalıyor, sürekli devam edemiyor, bazen herkes iyi niyetli de olsa birlikte çalışmak zor olabiliyor. Bu nasıl bir iletişim sistemiyle devam ediyor?

Ünüvar: Özellikle güven unsurunu öne çıkardım. Kooperatiflerde bir araya gelen arkadaşların, ki kooperatifler ekonomik kuruluşlardır ama sosyal yönü de çok önemlidir, eğitim çalışması çok önemli. Kooperatiflerin esas amaçları bir araya gelen insanların ekonomik sorunlarını çözmektir ama çözerken mutlaka sosyal sorunları da çıkacaktır; eğitim sorunu çıkacaktır, çocukların okutulması sorunu çıkacaktır, birtakım sosyal aktivitelerle ilgili sorunlar çıkacaktır. Zaten onlar birleştirecektir ve insanlara güven unsurunu sağlayacaktır. Özellikle burada kooperatif statüsü altında bir araya gelenler hangi amaç için bir araya geldikleri ve hedeflerinin sınırlarını çok iyi çizerlerse başarılı olurlar. “Hele bir kooperatifi kuralım, bir sürü de sorunumuz var, gelirle ilgili, maddi sıkıntımız var, gıda üzerinden, tarımsal ürün üzerinden konuşacak olursak, bunların temininde çok zorluk çekiyoruz. E o zaman bir araya gelmek lazım,” gibi bir düşünce herkeste vardır ama ortak noktalarda buluşuyor musunuz buluşmuyor musunuz, dayanışma ruhunu nasıl bir araya getiriyorsunuz, bunlar önemlidir. Sendikalarda bir araya gelen insanların sendikalaşmaktaki özü nedir, bir işveren vardır onun karşısında dayanışma içinde olacaklardır ve kendi haklarını hem elde etmek hem de korumak için bir araya geleceklerdir. Kooperatiflerde de hangi amaç için bir araya gelmişseniz o amacı besleyecek argümanlarda ortaklaşmanız lazım.

Kaynak: Argümanlar ortak olsa bile beraber iş yapabilmek…

Öz: Buna kooperatif ruhu diyoruz biz. Bu dayanışma ruhu aslında. Bunu oluşturmak sonra da hep canlı tutup yeni gelen arkadaşlarla da bir şekilde paylaşmak bir iş. Ama burada öyle bir hava var ki, “biz çok güzel bir şey yapıyoruz” havası. Bir de biliyorsunuz maalesef ülkemiz ve dünya oldukça karanlık zamanlardan geçiyor. Biraz pozitif bir şeyler yaparak, iyi, güzel bir şeyler yaparak bir arada olmaya herkesin çok ihtiyacı var. Böyle bir ihtiyaca da karşılık geliyor. Burada hakikaten biz küçük de olsa bir katkı yaptığımızı düşünüyoruz ki hani ben hep şey derim; kendisi küçük olabilir, meblası küçük olur, bir tane örnektir ama bu çok iddialı bir şeydir aslında. Yani ekonomik ilişkilerin yeniden organizasyonunu hayal etmek sonra da bunu gerçekten elle tutulur bir şey haline getirmek… Burada örnek olarak var etmek aslında çok güzel bir şey ve buna herkes katkıda bulduğu için mutlu oluyor. Dolayısıyla bu kooperatif ruhunu, dayanışma ruhunu beslemek, yaratmak, var olmasını sağlamak en önemli şeylerden biri bence. Bir de baştan söylediğim, günlük parayla çalışmak değil de gönüllü olarak çalışmak, katılım, her ne yapabiliyorsanız… Bazıları daha fazla iş yapıyor kooperatifte, her gün buraya uğrayanlar var. Bazıları gelip alışveriş yapıyor, o da bir şey. Alışveriş yapanın da kendini katkıda bulunuyor hissetmesi lazım. Ki öyle de oluyor, buraya gelince biz peyniri sen tart diyoruz. Burada birileri birilerine hizmet ediyor gibi bir durum yok. O peynirini tartıyor, evde poşetleri varsa onları getiriyor. Bir şekilde o da bir ucundan tuttuğunu hissediyor. Ben geçen sene haftada üç gün gelebilirdim bu sene ayda bir kere gelebiliyorum gibi… Herkesin ne yapabiliyorsa biraz ucundan tutması, o havanın yaratılması bence çok önemli. Dolayısıyla gönüllülük, katılım süreçleri ve dayanışma ruhu, kooperatif ruhu, güzel bir şeyler yapma ihtiyacı derim ben bunun sürekli olmasının sebebi olarak. Ve üniversite ortamı da etkili; yeni gelenlerle beslenmesi, yeni gelenlerin de buradaki baştaki, kuruluştaki değerleri özümseyerek devam etmesi önemli.

 

Sohbetin ikinci bölümüne erişmek için tıklayın.

Yorumlar